30 Eylül 2014 Salı

ADANALILAR BU YAZIYA BAYILACAK :)

ADANA’NIN  SÖZ  VARLIĞI





Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın





Çocukluğumda Adana sokaklarında saklambaç oynarken kullandığımız iki sözcük hep dikkatimi çekerdi. Saklambaç oyununda ebe, duvara yüzünü dönerek gözlerini kapatır ve saymaya başlardı. Çoğunlukla elliye kadar sayılırdı. Ebe sayma işlemini “... kırk yedi, kırk sekiz, kırk dokuz, elli...” diye tamamladıktan sonra “Önüm arkam, sağım solum söbe !” der ve “Önde turna !” diyerek gözlerini açardı. Önde turna... Çocukluğumda bir türlü bu sözlere bir anlam veremezdim.  Saklambaç oyununda turnanın ne işi vardı, önde turna ne demekti ?  Bu sözcüklerin anlamını yıllar sonra çözdüm. Fransızca un deux trois  ‘bir, iki, üç’ sözcükleri Adana çocuk ağzında önde turna haline gelmişti.Dedem yazıya gider, kölgede dinlenir, suda çimer, hamamda hapbap ile dolaşır, kurnadan yunar, yunduktan sonra da tülü ile kurulanırdı. Bir gün ninem pencerenin aralığından kedi yavrusu içeri girdiğinde “Tahanıŋ gındırığından manıh dıhıldı !” diye bağırmıştı. Yaramazlık yapanlara tevge der, çok kızdığına da soyhası çıhasıca diyeilenirdi.  Suyumuzu bodiçten içer, evimizin haftalık yiyeceğini siptilliden alır,  yazın damda cibindirikte yatardık. Evimizde rendenin adı ilistir, elbisenin adı ise giyesi idi. Örtündüğümüz yorganın dikilmesi işine sırımak, sırınmış yorgana da sırıklı yorgandenirdi. Kolu kırılan, kolu çıkan sınıkçıya götürülürdü.  Babamın çiftçilik yaptığı yıllarda yaz tatilimi köyümüzde geçirirdim. Burada da sözcükleriyle farklı bir dünya karşıma çıkardı: Çiftliğin alış verişini yapan ve çalışanlara yemek pişirene babam evdeci derdi.Evdecinin yemek yaptığı yerin adı ise babamın dilinde aşkana idi.  Tarlada kazma dövenlere, pamuk toplayanlara ırgat, ırgatların başına elci, tarlanın sınırlarını belirleyen hendeklere him denirdi.Ve tabiî sokaklarda, mahalle aralarında, maçlarda duyduğum yakası bağrı açılmadık, gün yüzü görmedik Adana küfürleri...  Adana kabadayılarının feriştahlı, ciğerimli, bitirim ağzı konuşmaları... Sıcakların hüküm sürdüğü, rüzgârsızlıktan yaprakların bile kımıldamadığı yaz gecelerinde uzaktan yankılanan kabadayı naraları ve çoğu zaman ardından gelen tabanca takırtıları...Öte yanda yazın Toros Dağlarında yaylaya çıktığımızda dağlarda yaşayan  Yörüklerin konuşmaları, kullandıkları sözcükler. Şehirde ise Adanalı soylu  ailelerin Adana ağızlarından damıtılmış, ölçünlü (standart) Türkçeye yaklaştırılmış  söz varlığı...Soğuk kış gecelerinde anneannemin ağzından dinlediğim Şahmeran, Lokman Hekim, Köroğlu hikâyelerinin, Adana efsanelerinin, Adana masallarının beni içine çekiveren konuları ve büyülü söz varlığı... Dedemden, babamdan ve köyümüzdeki, mahallemdeki yaşlılardan dinlediğim menkıbelerin Adana ağızlarından sözcüklerin de yer aldığı  söz varlığı...Adana mutfağından yemek adlarının söz varlığı da dikkat çekici... İçli köftenin eklenmesiyle yapılan  analı kızlı, kuşbaşı için kullanılan tike kebabı, mercimek çorbalarımahluta ve  mırmırik, tutmaç, dul arvat çorbası, setikli ekmeği veya yuka (<yufka),sini köftesi, çintme ~ çiltme, silkme... Ve yaz günlerinin değişmez tatlısı bici bici vegarsambaç...Sözcüklerdeki ses değişmelerinin yanı sıra bu zengin söz varlığı çocukluğumda dikkatimi çekiyordu[1]. Bu sözcükleri genel Türkçenin söz varlığı içerisinde bulamıyordum. Radyoda dinlediğim programlarda bu sözcükleri duymuyor, okuduğum kitaplarda gazetelerde bu sözcükleri görmüyordum. Adana Türkçesinin söz varlığı ve genel anlamda Türkçe, dil bilgisi beni kendisine doğru çekiyordu. Bu ilgi ve merak beni yüksek öğrenim hayatımda da dil çalışmalarına yöneltecekti. Türk dili üzerine çalışmaya başlayınca bana çocukken yabancı gelen bu sözcüklerin bir bölümünün Türkçenin tarihî dönemlerinin söz varlığında bulunan sözcükler olduğunu, bir bölümünün Adana ağzında değişikliğe uğrayan alıntı sözcükler olduğunu öğrenecektim. Ölçünlü dildeki sözcüklerle birlikte bu ilgi çekici sözcükler Adana ağızlarının söz varlığını oluşturuyordu. Peki nedir söz varlığı ? Söz varlığı, en kısa tanımıyla kültürün aynasıdır. Bir toplumun yaşayışına, yaşayış şekline, hayata bakış tarzına, maddî ve manevî değerlerine, inançlarına kısacası kültürüne ilişkin ilk bilgileri söz varlığından elde edebiliriz. Söz varlığı toplumun konuştuğu dilin sözcüklerini, deyimlerini, hazır söz kalıplarını, atasözlerini kapsar. Bir dilin söz varlığı, aynı zamanda o dili konuşan toplumun kavramlar dünyası, dünya görüşünün bir kesitidir (Aksan 1996: 7).Bir toplumun yaşama tarzının yanı sıra, hangi uluslarla ne ölçüde ilişkiler kurmuş olduğu, nelere değer ve önem verdiği, nükteye olan eğilimi söz varlığının incelenmesiyle ortaya konulabilir. Her dili konuşan toplum, çevresini, çevresindeki olayları, gerçekleri kendisine göre algılamakta ve anlamakta, ana dilinde oluşmuş kavramlarla anlatmaktadır. Kısacası söz varlığı, dünyayı kendi dil penceresinden görmek, anlamak, yorumlamak, ve anlatmaktır (Aksan 1996:8).Yazı dilinin söz varlığının yanı sıra bölge ağızlarının söz varlığı da üzerinde durulması gerekir. Bölge ağızlarının söz varlığı içerisinde genel yazı dilinde bulunmayan sözcükler yaşayabilir. Dilin tarihî gelişmesi sırasında kullanıştan düşen sözcüklerin çoğu kez bölge ağızlarında yaşadığı görülür. Ölçünlü dilde yaşanan ses değişmeleri bölge ağızlarına yansımayabilir. Bu durumda ağızlarda kimi kez sözcükler ses yapısı bakımından eski biçimlerini koruyarak da varlığını sürdürebilir.Günümüzde ölçünlü Türkiye Türkçesinde bulunmayan binlerce kavram, Türkiye’nin değişik yörelerinde konuşulan ağızlarda karşımıza çıkar.  Bunların çoğu Anadolu halkının yaşamında önemli bir yer tutan tarımcılık, hayvancılıkla ilgili,  değişik yörelerde yaşayan gelenek ve görenekleri, doğa ve iklim olaylarını, yörelere özgü araç ve gereçleri yansıtan sözcüklerdir (Aksan 1996: 9).Her bölge ağzının olduğu gibi Adana ağızlarının da ilgi çekici bir söz varlığı vardır.Hiç şüphesiz bu söz varlığının ana katmanını Türkçe kökenli sözcükler oluşturur. Her dilde, her ağızda olduğu gibi Adana ağızlarında da alıntı sözcükler bulunur. Alıntı sözcüklerin kaynağı genellikle Arapça, Farsçadır. Daha az olmakla birlikte Fransızca, Rumca, Ermenice, Rusça, İngilizce gibi çeşitli dillerden de alıntı sözcükler söz varlığında bulunmaktadır. Bu sözcüklerin büyük bir bölümü ölçünlü dilde de bulunmaktadır. Ancak ölçünlü dilde bulunmayan alıntı sözcüklerin varlığı da söz konusudur.Bu sözcükler içerisinde  bugün ölçünlü dilde kullanılmayan ancak Türkçenin tarihî dönemlerinde kullanılmış arkaik sözcükler dikkati çekmektedir.  Dışarıdan bir kimsenin kolayca anlayamayacağı bu sözcüklerin kaynağını Eski Türkçe (VII.-XIII. yüzyıllar),  Eski Anadolu Türkçesi (XIII.-XV. yüzyıllar) gibi Türk yazı dilinin çeşitli tarihî dönemlerinde bulmaktayız.Bayahtan gomşunun gızını gördüm ‘Az önce komşunun kızını gördüm’  cümlesinde ‘deminki, az önceki’ anlamlarında kullanılan bayaktan ~ bayahtan ‘az önce, biraz önce’, ‘az önceki’ anlamında kullanılan bayākı, sözcüklerinin kökünü Türk yazı dilinin tarihî dönemlerinde bulmaktayız:Bayakı beş ujak ‘Az önceki beş harf’ (Eski Uygur Türkçesi – TT,  V/8)Baya keldim ‘Az önce geldim’ (Karahanlı Türkçesi – DLT, I, s. 37)Adana ağızlarında böbü ~ böğü şeklinde kullanılan sözcük, ‘zehirli ve büyük örümcek’ anlamındadır. Bu sözcüğü Kâşgarlı Mahmud’un ünlü eseri Divânu Lugat-it-Türk’te böğolarak görüyoruz. Kâşgarlı bu sözcüğün anlamını ‘bir çeşit örümcek’ olarak vermektedir (DLT, III, s.131).XIV. yüzyıl metinlerinden Yadigâr-ı İbn Şerîf’te sözcük böy şeklinde geçmektedir: Yılan sokdugına ve akreb sokdugına ve böy sokdugına faide ide. (YİŞ, 114-2)XVII. yüzyıl metinlerinden Camiü’l-Faris’te ise sözcük bö olarak yer almaktadır: Bödidükleri agulu böcek ki Arabca rüteylâ ve rüteyded dirler. (CF, 51-2)Bu sözcüğün kökünün böcek sözcüğünün kökü ile birleştiğini sanıyoruz.  Adana ağızlarında ‘yüzmek’ anlamında kullanılan çimmek sözü eski Uygur Türkçesi metinlerinde çömmek şeklinde ve ‘yüzmek, suya dalmak, suda batmak’ anlamlarındadır. Divânu Lugat-it-Türk’te  çömmek şeklinde ve ‘yüzmek’ anlamında geçen şekil muhtemelen çimmek fiilinin eski şeklidir: Suwka çömgen er. ‘Suda yüzen adam’ (DLT, I, s. 401)Evliya Çelebi’nin ünlü Seyahatnamesinde ise sözcük çimmek şeklindedir: Bunda dahı cümle dilberan mah-ı temmuzda deryada çimerler. (EÇS, s.477)Kırık ve çıkık tedavisi yapan halk hekimleri Anadolu’da başka yöre ağızlarında olduğu gibi Adana ağızlarında da sınıkçı olarak adlandırılır. Bu sözcüğün kökü olan sımaksözcüğünü biz ilk yazılı kaynaklarımız olan Orhon Yazıtlarında (VIII. yüzyıl) buluruz:Meniŋ sabımın sımadı. ‘Benim sözümü kırmadı’ (OA, s. 6-7)Ol tegdükde Bayırkunuŋ ak adgırıg udlukın sıyu urtı. ‘O hücum ettiğinde Bayırku’nun ak aygırını, uyluğunu kırarak vurdular.’ (OA, s. 22-23)XIV. yüzyıl Anadolu Türkçesi metinlerinden Tebareke Tefsirinde sımak sözü yine kırmak anlamındadır:Urdılar, ayagın sıdılar. ‘Vurdular, ayağını kırdılar.’ (TT, 12/2)Sınıkçı sözcüğünün yapısı <sı-n-ı-k+çı şeklindedir. Bu sözcüğün gövdesi olan sınık sözcüğünü Eski Anadolu Türkçesi metinlerinde sınuk ~ sınuh şeklinde görmekteyiz:Elindeki süŋüsi sınuk oglan... ‘Elindeki mızrağı kırık  oğlan...’ (DK, 247)Sözcüğün Adana ağızlarında bir deyimde de saklandığını görürüz. Gırıp sırmakşeklindeki deyim (sarmak sözcüğünden ses değişmesi yoluyla oluşmamışsa) elde avuçta olanı satıp savarak bir işi gerçekleştirmek anlamındadır: Gırıp sırıp oğlanı everdik. ‘Elde olanı satıp oğlanı evlendirdik.’  Kâşgarlı’nın eserinde ‘sık dikişle dikmek’ anlamında geçen sırımak sözcüğü (DLT, III, s. 262) Eski Anadolu Türkçesinde ‘sağlamca dikmek’ anlamını da kazanmıştır.  Bugün Adana ağızlarında sırımak sözcüğü sadece yorgan dikmek anlamında kullanılmaktadır.Adana ağızlarında ‘ova; tarla’ anlamlarında kullanılmakta olan yazı sözcüğünü de ilk yazılı kaynaklarımız olan Orhon Yazıtlarında buluruz. Orhon Yazıtlarında yazı ‘ova’ anlamındadır:İlgerü Şantuŋ yazıka tegi süledim. ‘Doğuda Şantung ovasına kadar ordu sevk ettim.’ (OA, 2-3)Anadolu sahasında da bu sözcüğün pek çok eserde geçtiğine tanık oluruz. XIII. yüzyılda Yunus Emre bir şiirinde şöyle diyor:Dag u yazı kamu gulgule doldı

Kime cennet kime arasat oldı.

‘Dağ ve ova gürültüyle doldu, kimisi cennete, kimisi arasata gitti.’ (YED, 14)Adana ağızlarında yumuş ‘hizmet’, yumuş uşağı ‘hizmetçi’ anlamlarında kullanılan sözcüklerdir.  Bu sözcüğe de Türkçenin tarihî dönemlerinde aynı anlamda rastlamaktayız. Kâşgarlı’nın ünlü sözlüğünde ‘elçi’ anlamı da verilmiştir: Ol yumuşka birtem bardı. ‘O –sanki hiç dönmeyecek gibi- uzun bir müddet elçiliğe gitti.’ (DLT, c. I, s.484). Eski Anadolu Türkçesi metinlerinde de yumuş ‘iş, hizmet, ödev, vazife’ anlamlarında kullanılmıştır:Olar kim olalar can yumuşında... ‘Onlar ki can hizmetinde olurlar...’ (YED, 41) Adana ağızlarında kullanılmakta olan çiğit ‘pamuk çekirdeği’ sözcüğünü Divânu Lûgât-it-Türk’te de bulmaktayız. Kâşgarlı Mahmud, bu sözcüğü Argu Türklerinin kullandığını belirtmiştir (DLT, I, s. 356).Pek çok bölge ağzında olduğu gibi Adana ağızlarında da ‘geçen yıl’ anlamında kullanılan bildir ~ bıldır da Eski Anadolu Türkçesinde bıldır ~ bıldur şekillerinde ve aynı anlamda kullanılmıştır (TTS, I, s.538).İnsanları düğüne davet etmek için gönderilen armağan Adana ağızlarında okuntu olarak adlandırılır. Bu sözcüğün kökenini de Türk yazı dilinin derinliklerinde buluruz. Eski Türkçe ve Eski Anadolu Türkçesi dönemlerinde okımak şeklindeki bu sözcük ‘çağırmak, yüksek sesle çağırmak’ anlamındadır. Davetiye işlevindeki bu armağan, insanları düğüne çağırmak işlevini görmektedir.‘Bez’ anlamındaki çapıt ~ çaput sözcüğü ise  eski Türkçe metinlerinde çapgut şeklinde karşımıza çıkar. Eski Türkçedeki çap- fiilinden türediği sanılan (EDPT, s. 396) çapgut sözü için Kâşgarlı Mahmut bez, şilte anlamını verir (DLT. I, s.451).Taş dibek Adana ağızlarında soku olarak adlandırılır. Bu sözcük ‘dövmek’ anlamındaki eski bir sözcük olan sok-‘tan gelişmiştir. Çağdaş Türk lehçelerinde bu kökün ‘dövmek’ anlamında saklandığını biliyoruz (Eren 1999: 373).Adana Türkçesinde tabu sözcükler de dikkati çeker.  Ürkütücü varlıkların, vahşi veya tiksindirici hayvanların adlarının anılmasıyla onların çağrılmış olacağı şeklindeki çok bir eski inanış halâ halk arasında yaşamaktadır. Belâ sözcüğünün anılmasıyla yedi mahalleye belâ geleceğine inanılır. Bu yüzden belâ sözünü anmak, belâ okumak hoş karşılanmaz. Yine Kozan ağzında domuz için dağda gezen sözü kullanılır (Tamdoğan-Yiğenoğlu, 90) .Ağızların söz varlığı üzerine yapılacak çalışmalarda dilimizin söz varlığına Türkçe kökenli yeni sözcükler kazandırmak mümkün olabilir. Bu yönden ağızların söz varlığı önem taşımaktadır. Söz gelimi ölçünlü Türkiye Türkçesinde plâj sözcüğünün yerini Adana ağızlarında kullanılan ve bu yazıda değinilen çimmek fiilinden türetilmiş çimek sözcüğü alabilir. Nitekim bu sözcük Kozan ağzında kullanılmaktadır (Tamdoğan-Yiğenoğlu, 87).

Adana ağızlarındaki Türkçe kökenli sözcüklerin bir başka dikkat çekici boyutu Anadolu ağızlarının Türk lehçeleri ile ilgisini, bağlantısını ortaya koymasıdır.  Sadece bu yazıda söz konusu edilen sözcükler ele alındığında bile ölçünlü Türkiye Türkçesinde kullanılmayan Türkçe kökenli sözcüklerin çağdaş Türk lehçelerinde kullanıldığı görülür: Yukarıda değinilen sözcüklerden bıldır, cibin, çiğit, sırı-, sınık, tike, yazı, yu-, yumuş sözcükleri bugün Kafkasya’da, Türkistan’da hatta Sibirya’da yaşayan Türk halklarının söz varlığında, küçük ses değişiklikleriyle de olsa,  canlı bir şekilde yaşamaktadır.  Bu durum, Türk lehçeleri arasındaki karşılaştırmalı çalışmalarda Anadolu ağızlarının ses bilgisi, şekil bilgisi, söz dizimi, anlam bilgisi ve söz varlığının da dikkate alınması gerektiğini ortaya koymaktadır.

Söz varlığı içerisinde hiç şüphesiz alıntı sözcükler de vardır. Coğrafî yakınlık sebebiyle Arapça sözcükler Adana ağızlarında alıntı sözcükler arasında dikkati çeker. Bu gün ölçünlü dilde kullanılmayan ‘deve veya katırın sırtına konulan ve iki kişinin oturabileceği büyüklükteki sepet’ anlamındaki Arapça mihaffe ~ mahaffe sözcüğü, Adana’da bir semt adında (Mahfesığmaz) yaşamaktadır.  Adana ağzında çoğu kez Maffassığmaz olarak söylenen  bu semtin adı, eskiden burasının ormanlık ve çalılık olmasından kaynaklanmaktadır. Sık çalıların arasından deve, katır geçebilirmiş ama üstlerindeki mahfegeçemezmiş. Bu yüzden bu semtin adı Mahfesığmaz olarak kalmıştır.

Güney Adana’daki Kanara semti de adını buradaki mezbahadan almıştır. Arapçakınnâre ‘kesim evi, mezbaha’ sözcüğü pek çok bölge ağzında olduğu gibi Adana ağızlarında da kanara halini almıştır.

Çeyrek, dörtte bir anlamındaki urup sözcüğü bir Arapça alıntıdır. Arapça rub’ ‘dörtte bir, çeyrek’ anlamındaki sözcüğün ön sesinde türeme ünlü türemesi olmuştur. Türkçede ön seste /r/ bulunmadığı için bu şekildeki ünlü türemesi olayı (irezil, Iramazan vb...) diğer bölge ağızlarında olduğu gibi Adana ağızlarında da yaygındır.

essah, esahtan ~ essahtan ~ esattan şekillerinde kullanılan ‘gerçek mi, gerçekten mi, doğru mu’ anlamlarındaki sözcük, Arapça ‘en doğru, daha doğru’ anlamında kullanılanesahh’tır.

Adana ağızlarının söz varlığındaki deppe sözcüğü ‘bakırdan yapılmış, kulplu, ağzı kapaklı güğüm’ anlamındadır. Bu sözcük de Arapça dabba sözcüğünden gelmektedir (Eren 1999: 106).

 Düğünlerde davulcunun çeşitli oyunlar oynadıktan sonra düğüne katılanlardan para toplaması Adana ağızlarında şaba ~ şabe olarak adlandırılır. Bu sözcük ise Farsçadaki şâbâşsözcüğünden gelmektedir.  Farsçada ‘aferin’ anlamında kullanılan sözcük, para verenlerin davulcuyu takdir etmeleri sonucu söylediği bir ünlem iken zamanla davulcuya verilen para anlamını almıştır.

dulda, diğer bölge ağızlarında olduğu gibi Adana ağızlarında da ‘kuytu yer, sığınılacak gizli yer’ anlamındadır. Bu sözcük ise Moğolca alıntıdır. Sözcük Moğolcada dalda şeklindedir ve ‘örtülü, gizli, saklı’ anlamlarındadır.

Adana ağızlarında ‘taranmış, temizlenmiş ve eğrilmeğe hazır hale getirilmiş yün veya pamuk yumağı’ bedirik ~ bedrik olarak adlandırılır. Eski kaynaklarda bedrük ~ bedrikşekillerinde geçen sözcük Ermeniceden bir alıntıdır (Eren 1999: 46). Ermenice patruyksözcüğü ağızlarımıza bedirik ~ bedrik şekillerinde geçmiştir.

‘Dert, keder, hastalık’ anlamındaki çor sözcüğü de Adana ağızlarındaki Ermenice alıntılardan bir başkasıdır. Sözcük Ermenicede č’oŕ şeklinde ve ‘üşütme; hayvan veya bitki hastalığı’ anlamlarındadır (Eren 1999: 98).

Ergenlik sivilceleriyle yüzünde yumrular oluşmuş kişilere Adana ağızlarında yüzü fıskıl fıskıl (fiskil fiskil) olmuş denir. Bu sözde geçen fıskıl (fiskil) sözcüğü ise Rumca φούσκα ‘sivilce, kabarcık, yanık kabarcığı; içi su dolu kabarcık’ anlamındaki sözcükten gelmektedir (Eren 1999: 145-146). ‘Taranmış keten veya kendir’ anlamındaki üskül ~ üsgülsözcüğü de Adana ağızlarındaki Rumca bir kalıntıdır. Rumca σκουλί ‘kendir’ sözcüğü ön seste /ü/ türemesi ile ağızlarımıza geçmiştir (Eren 1999: 428). Bu sözcüğün Adana’da özel ad olarak kullanımına da tanık oluruz.

Söz varlığı içerisinde deyimler de üzerinde durulması gereken ögelerdendir. Deyimler, dili konuşan toplumun anlatımdaki gücünü ve başarısını, benzetmeye, nükteye olan eğilimini ortaya koyar. Deyimler kimi zaman yüzyıllar boyunca değişmeden, kimi zaman sözcüklerinde değişmeler yaşayarak günümüze gelir (Aksan 1996: 31).

Adana Türkçesindeki deyimlere birkaç örnek vermek istiyoruz:

Zamanın kısalığı karşısında yapılması gereken işlerin çokluğunu ifade etmek içinakşam yakın yol ırak (BAAD 1996: 223) deyimine başvurulur.

Yaptığı kötü işlerden sonra iyi görünmeğe kalkanlar için armudu taşladın, elmayı taşladın da lâilahe illallaha mı başladın ? (BAAD 1996: 235) denir.

Bakmaz kıçının samsağına, çıkar dağın yükseğine (BAAD 1996: 247) sözü ise durumuna bakmadan boyundan büyük işlere kalkışanlara söylenir.

Uğursuz, kademsiz sayılan kişiler için ise basmadığı yerde kaldı bereket (BAAD 1996: 248) veya maşallah dediği yedi gün yaşıyor deyimleri kullanılır.

Atasözleri ise Adanalının yaşam deneyimi ile yüklüdür.  Her söz büyük bir anlam içerir.

Ağacın çürüğü özünden olur (BAAD 1996: 30) bir insandaki kötülüğün soydan geldiğini anlatır.  Yine şapı kaynatırsan olur mu şeker cinsini s..tiğim cinsine çeker sözü de aynı anlamdadır.  Al gördüğün kızını tuttur dolam dolam; al görmediğin kızını tuttur dolanı dolanı(BAAD 1996: 39) şeklindeki söz de yakın anlamdadır.

Tarımın, hayvancılığın, avcılığın yaygın olduğu Adana‘da bu yaşam biçiminden kaynaklanan ve gündelik hayata çeşitli örnekler getiren çok sayıda atasözü vardır:Alma alı, satma kırı, yağızın binde biri, ille doru, ille doru (BAAD 1996: 40)

Arap at kıl çulun içinde de belli olur (BAAD 1996: 44) sözü de soylu olanın her yerde kendisini belli edeceğini vurgular. Kör ineğin kör buzağısı olmaz ya, deli ineğin deli buzağısı olur (BAAD 1996: 166) sözü de huyun, deliliğin kalıtsal olabileceğini anlatır.

Atımına gelmez domuz olmaz (BAAD 1996: 49) sözü, ne kadar güçlü ve dikkatli olursa olsun herkesin tuzağa düşebileceği, ele geçebileceği belirtilir.

Yoluna koyulmuş bir işe karışılmaması gerektiği çatılı öküzün arasına girme (BAAD 1996: 78) sözüyle anlatılır.

El oğlu oğul olmaz, çam ağacı ağıl olmaz (BAAD 1996: 107) sözüyle çam ağacından ağıl yapılamayacağı gibi, başkasının oğlu da gerçek oğul gibi olamayacağı düşüncesi verilir.

Dağda atı olan evde yorulmaz (BAAD 1996: 84) sözüyle gündelik yaşamda atın gerekliliği vurgulanır.

Mertliğe, delikanlılığa önem veren Adanalının bu konuda söylenmiş pek çok sözü vardır:

Dostun belâsı düşmanınkinden üstün (BAAD 1996: 92) sözü ile dostun vereceği zarar anlatılmıştır.

Dost sekiz, düşman dokuz (BAAD 1996: 97) sözü insanın ne kadar dostu varsa ondan fazla düşmanı olabileceğini hatırlatır.

Doğa olaylarıyla gündelik yaşama örnek oluşturan atasözleri de dikkati çeker:

Dumanlı havanın gümenli güneşi olur (BAAD 1996: 99)

Yaz yağmuru bahtı barındırır.(YA, I, s. 145)

Adana ağızlarında ünlemler, hazır söz kalıpları, alkışlar da dikkat çekicidir.

Dede Korkut Kitâbında hayret, şaşma ifade eden  boy şeklindeki ünlem bugün Adana ağızlarında iki ünlemin birleşmesiyle abov (<a boy !) şeklinde kullanılır. Dede Korkut Kitâbında iki yerde bu ünlemin geçtiğine tanık oluruz:

Kısırça Yinge boy bu zaval geleçek delü beni görmiş gibi söyler didi, vardı yirinde oturdı.(DKK I, 146)

Boğazça Fatma aydur: Boy delü boğma çıkaraçak olança aybumuzı kakdı... (DKK I, 147)

Bu cümlelerde boy ünlemi ‘boooy !, eyvah !’ anlamındadır. (DKK II, 56)

Adana ağızlarında hayret ifade eden bir başka ünlem ise abari ~ abaru şeklindedir. Yüksekten bir yere, suya atlarken çıkarılan ünlem ise dello’dur. Seslenmelerde cinsiyete, yaşa göre gardaş, ciğerim, yeğenim, emmoğlu, kele bacım, bre babam gibi sözcükler kullanılır. Alkışlardan en sık kullanılanları gadasını aldığım, ocağı yanasıca‘dır. Kargışlar ise adı batasıca, soyhası çıkasıca, Allah canını alsın, bulutsuz günde başına yıldırımlar düşsünşekillerindedir.

Hiç şüphesiz Adana ağzının  söz varlığı burada değinilenden çok fazla sayıda sözcük, deyim, atasözü içermektedir. Bu ayrı bir araştırma ve incelemeyi gerektirmektedir. Bu yazımızda, Adana ağzının söz varlığı konusunda genel bir düşünce verilmeğe çalışılmıştır.





 Aslı burada >>

 http://turkoloji.cu.edu.tr/kisisel/akalin/adanasoz.htm

26 Eylül 2014 Cuma

KUŞ ÜZÜMLÜ TAZE PATLICAN DOLMASI


Malzemeler
15 dolmalık patlıcan
15 tatlı kaşığı pirinç
1 çay bardağı kuş üzümü
1 büyük kuru soğan
1 tutam maydonoz
1 tutam dereotu
1 Yemek kaşığı biber salçası
Tuz, yeni bahar, karabiber, kuru nane
2 yemek kaşığı nar ekşisi
Bolca sıvı yağ Ve 1 yemek kaşığı Zeytin yağı
2 kesme şeker

Hazırlanışı

  • Önce iç harcı hazırlayalım, pirinçleri iyice yıkayalım
  • Soğanı yemeklik doğrayıp pirince ekleyelim, salçayı baharatları kıyılmış maydonozu, dere otunu, nar ekşisini ve sıvı yağı ekleyip karıştıralım
  • Suda bir iki dakika beklettiğimiz kuş üzümlerini de ekleyip iyice karıştıralım.
  • Patlıcanların sap kısımlarını kesip oyalım
  • Oyulmuş patlıcanları su dolu bir kapta yıkayalım,
  • Yine su dolu bir kaba bir yemek kaşığı tuz ekleyip erittikten sonra patlıcanları bu suya bir iki kez daldırıp çıkaralım
  • Patlıcanları yarıya kadar dolduralım, hafif sıkarak fazla iç harcı içinden çıkaralım
  • Kapak olarak haşlanmış asma yaprağı veya oyulan içten kullanabilirsiniz.
  • Doldurduğumuz patlıcanları ağız kısımları birbirine bakacak şekilde sıkıca dizelim
  • Üzerine zeytin yağı gezdirelim, az tuz ekleyelim ve ortasına kesme şekeri atalım
  • Patlıcanların üzerini geçmeyecek Kadar su ekledikten sonra bastırık veya porselen tabak koyup kapağını kapatalım
  • Kısık ateşte patlıcanlar yumuşayana kadar pişirelim. 

Sıcak değil de ılık veya oda sıcaklığında tüketmenizi tavsiye ederim.  Günlerde sunmayı düşünürseniz 1 gün önceden de pişirebilirsiniz.


Afiyetle

23 Eylül 2014 Salı

DOMATES KABUKLARINDAN SALÇA YAPIMI

Her yıl konserve domates yapıyoruz ve kabukları çöpe gidiyor değil mi? Yani şahsen ben atıyordum ama bu yıl kabuklardan salça yapmayı bende denemek istedim ve çokta başarılı oldu..  Benim uyguladığım yöntemle anlatıcam sizlere, benim uyguladığım diyorum çünkü herkesin tarifi başka başkaydı ve ben hepsinden bir şeyler kattımda yaptım :)




  • Ben bu yıl 25 kg domates aldım, bir güzel yaptığım konserveleri bitirdikten sonra kabukları derin bir kaba alıp tekrar yıkadım
  • 25 kg.dan çıkan kabukların üzerine 2  yemek kaşığı kaya tuzu serptim, bir gün öylece beklettim
  • Ertesi gün iyice karıştırdım, 4 gün daha beklettim. 
  • Tabii bu bekleme süresince baya bir su bıraktı.
  • Toplamda 5 gün sonra suyunu süzdüm ve blender dan geçirdim, 
  • Bu aşamada tepsiye döktüm ve tekrar güneş gören bir yerde 1 gün daha beklettim
  • Kavanoza almadan önce bir kez daha blenderdan geçirdim ve üzerine bir çay bardağına yakın zeytin yağı ekleyerek kapağını kapattım ve buz dolabının alt rafına kaldırdım. Henüz kullanmadım ama tadı harika oldu tavsiye ediyorum.


21 Eylül 2014 Pazar

BEN BUNLARA BA-YIL-DIM












TARZ-I HUSUSİ / SÜVARİ KAHVE

Eveettt belki bilenleriniz vardır ama ben yine de Tarz-ı Hususi diğer bir adı ile Süvari kahvesini yazmak istiyorum sizlere..


Ben küçükken Annem ve Teyzem Türk kahvesini hep çay bardağında içerlerdi ve bunada Tarsuzi derlerdi. O zamanlardan aklımda kalan ve benim de tercihim olan bu kahve içme tarzını ( kahve içmeye başladığım zamanlarda) bir gün sordum soruşturdum. Genelde Tarsusa özgü bir kahve içme şekli diye sonuçlar aldım ama öyle değilmiş, yani bu kahve içme tarzı Tarsusa özgü değil..

Bakın asıl nerde ne şekilde ve neden çay bardağında içilirmiş;

Akdeniz bölgesinde Tarz-ı Hususi diye biliniyor.  Osmanlı zamanında böyle bir sunum olduğu ve bu sunuma "tarz-ı hususi" adını verdikleri söyleniyor. Yani kişiye özel anlamı taşıyan bu isim zamanla  "tarsusi" haline gelmiş. Kaynaklardan bazıları bu tarzın söylemin değişmesinden kaynaklanıp Tarsus'la ilgili bulunmadığını söyler iken, bazıları da Tarsus'a ait olduğunu söylemekte... Tabiiki bu söylem yanlış ama biz yinede geleneği bozmayıp ve birazda ağız alışkanlığından hala Tarsusi veya Tarsuzi diyoruz :)

Gelelim Süvari kahveye
Nargile, 2-3 saat gibi uzun sürede içildiği için fincanda gelen kahve çabuk bitermiş, Ayrıca  Son deminde süvari kahve Efe’ye getirilirmiş. Tütün ve kahve ayrı bir keyf verdiği için Efe, bunu yarım saatte içermiş. Süvari kahve, Ege Bölgesi’nde Efelerin kahvesiymiş.


Tarz-ı hususi kahve tiryakileri için ideal bir tarz

16 Eylül 2014 Salı

BLOGCU ANNEDEN ALINTI- ÇALIŞAN ANNEDEN ÇALIŞMAYAN ANNEYE MEKTUP

Birşey söylemeye gerek yok bu yazı her şeyi anlatıyor zaten.

Aşağıdaki yazı, geçen haftaki “Herkes anne oluyor ama…” başlıklı yazıma yorum olarak bırakılan “A Letter from a Working Mother to a Stay-At-Home Mother, and vice versa” başlıklı yazının çevirisi… Çok beğendim ben. Hatta gözlerim bile doldu okurken. Ve belki de taşmıştır. Çevirip paylaşmak istedim yazıyı…
 Beni yazıyla buluşturan Mehtap’a teşekkür ederek… İngilizce’deki “stay-at-home mum” tabiri Türkçeye “Evde kalan anne” değil de, “çalışmayan anne” olarak girdiği için ben de o şekilde kullandım.
Öte yandan, çocuk olduktan sonra şu veya bu sebeple dışarıda maaş karşılığı çalışmayı bırakan annelerin “çalışmayan anne” olarak nitelendirilmesine de aşırı gıcık olan bir kişiyim. Sanki de çalışmayıp yan gelip yatıyoz. Neyse, iç isyanlar başka yazıya…

          ***Sevgili Çalışmayan Anne,
Bazı insanlar senin bütün gün evde ne yaptığını sorguluyorlar. Ben biliyorum. Biliyorum, çünkü ben de anneyim ve bir süreliğine de olsa ben de senin yaptığını yaptım.Maddi karşılığı olmayan, hatta çoğu zaman karşılığında bir teşekkür bile almadığın, sabah uyanır uyanmaz başlayan ve akşam yattığında bile bitmeyen bir iş yaptığını biliyorum. Bitmek bilmeyen bir şekilde hafta sonları ve geceleri de çalıştığını biliyorum. Bütün bunların karşılığının mutluluk verici ama yetersiz olduğunu biliyorum.Çayını, kahveni nadiren sıcak içebildiğini biliyorum. Dikkatinin sürekli bölündüğünü, herhangi bir işi tek seferde, bölünmeden yapabilmenin ne kadar zor olduğunu biliyorum. Halen gündüz uykusu uyumaya devam eden tek bir çocuğun yoksa eğer, gün boyu sakin bir an yakalayamadığını biliyorum.Gün be gün nelerle uğraştığını, destek alamadığını biliyorum. Ağlama nöbetleri, tuvalet kazaları, yemek savaşları, yere saçılan yiyecekler, duvara sıvanan boyalar, kardeş kavgaları, durmaksızın ağlayan bebekler… Ardı arkası gelmeyen, ucu bucağı görünmeyen bir iş olduğunu biliyorum: Yemek için alışveriş yap, hazırla, pişir, çocuklara yedirmeye çalış, yere dökülenleri temizle, bulaşıkları yıka ve bütün bunların hepsini üç saat içinde tekrar et…Öğle yemeğini huzur içinde yediğini ya da öğleden sonra kısa bir şekerleme yapabildiğini hayal ettiğini biliyorum. Bütün bunlara değip değmediğini sorguladığını, işyerinde arkadaşlarıyla kahve molası verebilen arkadaşlarına imrendiğini biliyorum. Akşam eşin işten eve geldiğinde, tam da senin dinlenmeye en çok ihtiyacın olduğu anda onun ayaklarını uzatmak istemesinin seni nasıl ağlamaklı hissettirdiğini biliyorum.Kimsenin yardımı olmadan, bütün gün aralıksız bir şekilde çocukla ilgilenmenin zorluklarını anlamayan birçok insanın seni nasıl hafife aldıklarını biliyorum. Onlar, senin, çocuklar bir kenarda sessizce oynarken kahveni yudumladığını zannediyorlar.Finansal bağımsızlığını özlediğini biliyorum. Başka insanların hafta sonu geldiği için sevinmesinin seni rahatsız ettiğini biliyorum çünkü senin için her gün aynı: hiç tatilin yok. Maddi karşılığını almadığın, gerçek bir iş yaptığın halde birçok insanın senin çalıştığını anlamadığını biliyorum.Sevgili çalışmayan anne, nasıl yaptığını bilmiyorum. Sonsuz sabrını, her günü heyecanla karşılamanı ve çocukların seni yorduklarında bile onların hayatlarına neşe katabiliyor olmanı alkışlıyorum. Herhangi bir karşılık almadan, terfi, ün, maaş olmadan çalışıyor olmanı takdirle karşılıyorum. Çocuklarının kendilerini önemli hissetmelerini ve sevgi dolu bir ortamda büyümelerini istediğini biliyorum ve sen, sevgili çalışmayan anne, bunu en iyi şekilde yapıyorsun.Seni anladığımı bilmeni istedim. İkimiz de anneyiz. Ve biliyorum.
Yolun diğer tarafından sevgiyle…Çalışan Anne

           –Sevgili Çalışan Anne,
İnsanların, çalışmak için çocuklarını başkalarının bakımına bırakıyor olman yüzünden seni yargıladıklarını biliyorum. Bazı insanlar senin çocuklarını biz çalışmayan annelerin kendi çocuklarını sevdiği kadar sevmediğini bile iddia edip, çocuklar için en iyi şeyin evde anneleriyle olmak olduğunu söylüyorlar.Bunu nasıl söyleyebilirler? Ben, senin çocuklarını diğer her anne kadar sevdiğini biliyorum. İşe dönmenin kolay bir karar olmadığını biliyorum. Artılarını eksilerini bebek olmadan çok önce tarttın. Hayatının en önemli kararlarından biriydi bu… Bunu belki öğrenciyken bile düşünüyordun.Seni her yerde görüyorum. Sen, çocuklarım hasta olduğunda onları iyileştiren doktorsun. Sen benim çocuğumun alerjisini teşhis eden uzmansın. Sen kocamın sırt ağrılarını geçiren fizyoterapistsin. Vergi ödemelerimizi koordine eden mali müşavirsin. Oğlumun ilkokul öğretmenisin. Kreşimizin müdürüsün. Kızımın jimnastik öğretmenisin. Bize evimizi satan emlak uzmanısın. Sen olmasaydın bu dünya nasıl bir yer olurdu? Ya “bir annenin yeri evidir” diye ısrar edenlere teslim olsaydın?Her işi, sana ve ailene uygun olup olmadığı konusunda tarttığını biliyorum. Spor yapabilmek ya da biraz olsun kendi kendine kalabilmek için herkesten bir saat erken kalktığını biliyorum. Akşam eve geldiğinde “ikinci mesai”nin başladığını biliyorum. Dışarıdan konuşanlar profesyonel işinin yanı sıra bir de koca bir evi idare ettiğini anlamıyorlar. Eve geliyorsun, yemek pişiriyorsun, çocuklarını yıkıyorsun, onlara kitap okuyorsun. Yataklarına yatırıp iyi geceler öpücüğü veriyorsun. Faturaları ödüyorsun, mutfak alışverişini yapıyorsun, çamaşır, bulaşıkla uğraşıyorsun, diğer tüm annelerin yaptığı gibi…Çocuklarından daha fazla ayrı kalmanın seni suçlu hissettirdiğini, bu yüzden kendine ait zamandan fedakârlık yaptığını biliyorum. Çocuklarını kreşe bıraktığında işten kendin için izin almayı kendine çok gördüğünü biliyorum. İşe gidiyor olmanın senin için “izin” olduğunu düşündüğünü biliyorum. İşte geçirdiğin saatlerde hiçbir anı boşa harcamadığını biliyorum. Yemeğini masanda yediğini, kahve içmeye çıkmadığını, işine kendini tamamen adadığını biliyorum. Orada olmayı seçtin. Orada olmak istiyorsun.Çocuklarına kimin bakacağı konusunda kılı kırk yardığını, birçok yuvanın çok iyi hizmet sunduğunu biliyorum. Çocuklarını sadece gerçekten sevilecekleri ve iyi bakılacakları bir ortamda bırakacağını biliyorum. Çocukların hasta olduğunda, belki de o günün kazancından vazgeçip onlara bakmak için evde kaldığını biliyorum. Böyle zamanlarda gizliden gizliye mutlu olduğunu, çocuklarınla olabilmekten büyük keyif aldığını biliyorum.Her zaman orada olamadığın için suçlu hissettiğini biliyorum. Ama sevgili çalışan anne, şunu da biliyorum ki, sen çocuklarına çok iyi örnek oluyorsun. Onlara kadının kariyer sahibi olabileceğini, evin dışında çalışarak verimli olabileceğini, aynı zamanda sevgi dolu bir anne olunabileceğini gösteriyorsun. Kızlarına hayatlarında ne isterlerse onu olabileceklerini gösteriyorsun. Güç, dayanıklılık, tutku, direnç timsali oluyorsun, ve bunu da sevgi ve mutlulukla yapıyorsun.Seni anladığımı bilmeni istedim. Çünkü ikimiz de anneyiz.
Yolun diğer tarafından sevgiyle…Çalışmayan Anne***


Aslı bu adreste: http://blogcuanne.com/2014/02/24/calisan-anneden-calismayan-anneye-mektup/